Deprem Yansımaları: Yaşamın Çıplak Gerçeği

Deprem kelimesini duymak dahi nasıl korkutuyor, her birimizi. Oysa deprem, doğanın yaşam döngüsünde, doğal bir olgu sadece. Korkmamızın sebebi, o kelimeye sığdırdığımız anlamlar. Neden? Çünkü, olağan yaşamın içinde, bizlere depremin bir afet olduğu öğretiler ile sunuldu.

Oysa; kar, yağmur vb. doğa olaylarına bakış açımızla, deprem algısı aynı olmalı. Asıl afet ise, doğanın olağan sürecinin farkında olan insanoğlunun, ona uyum sağlamak yerine, aksine dengesini bozan bir süreçle yerleşim kurmasıdır. Bunun için öncelikle onu, bir korku mekanizması olarak görmeyi bırakmalı ve onunla barışmak için, doğaya uyum sağlayan yerleşim yerleri kurmalıyız. Biliyorum, ülkemiz şartlarında hiç kolay değil. Bu nedenle, herkes kendi yerleşim ve yaşam alanını bu yönde değerlendirerek başlayabilir. Tabii bu tip yapılara izin vermemesi gerekenler, devlet kurumu-belediyelerdir. Geri planda ele alırsak; yerleşimi coğrafi dengeye oturtmak, tabii ki devletin üst mercii yetkili kişi-kişilerin görevidir. 

Ama her şeyin gelişi güzel yapıldığı ülkemizde, bu yönde bilinçlilik artmadıkça hiçbir şey değişmeyecek. Bu nedenle bilinçlenmeli ve sevdiklerinizin hayatını, belli başlı kişilerin eline bırakmamalısınız. Bilinçlilik ne kadar artarsa; inşaat sektörü ve devlet yetkili kurumları da, buna yönelik uygun çözümler üretmek zorunda kalır. Örneğin; binanın zemini-kat sayısı vb. coğrafi konumuna göre uygun değilse; bunların farkında olan alıcı, satın alma işlemini gerçekleştirmezse ve süreç bu şekilde tekrarlanırsa, ilerleyen dönemlerde, değişimi görmeniz uzun sürmez. Ama baktığımızda, bilinç tek başına yetmiyor, kişilerin gereken önemi vermesi için; haksızlıklara karşı direnme gücünün olması gerekiyor.

Neler Yapılabilir ?

Öncelikle insanoğlu, doğa ile uyumlu bir şekilde yaşamayı öğrenmeli ve doğayı yok edecek adımlar atmak yerine, yaşamı doğa ile uyumlu bir bütün haline getirmelidir. Doğaya uyum sağlayan yapılar inşa etmek, doğanın kanunlarına göre hareket etmek, bunun bir başlangıcı sayılabilir. İnsanoğlu, doğanın kendini barındırdığını unutmamalıdır. Maalesef şehir hayatında, bu bilgiler geri plana itiliyor ve unutuluyor. Oysa insanoğlu var oluşundan itibaren, bunların farkında olarak adımlarını sağlam atsaydı, bugün; depremin korkutucu gerçekliğini düşünmek-konuşmak yerine, süreci korkusuzca atlatırdık. Böylece yaşam döngümüz hiç aksamaz ve başka şeylere kafa yoruyor olurduk.

Var olan süreçte, vatandaşını düşünen devlet yetkililerinin; doğal afet öncesi ve sonrası için, önlem ve tedbirler alması gerekir. Aldığı kararnameler; halkın can ve mal güvenliğini sağlamaya yönelik olmalı ve acil olarak uygulanmalıdır. Biliyorum kendimizle çelişiyoruz. Hala bir umutla, var olan devlet kavramının, ütopik devlet kavramıyla özdeş olmasını istiyoruz. Dünya sistemi, halkını düşünmeye odaklı olsaydı, bu denli olumsuz büyük yankılara maruz kalmazdık.

Son günlerde yaşadığımız korku da bunun bir örneği niteliğinde. İstanbul gibi; ülke ekonomisinin-ticaretinin başkenti, nüfusu-nüfus yoğunluğu fazla ve fay hattına sahip bir konumda olan bir şehrin, olası depremi sağlıklı bir şekilde atlatması için, yapılması gereken sayısız olanak var. Ama bizler, her zamanki gibi, bize söylenenlere kanmaya devam ediyor ve farkında olsak dahi sadece, söylemlerle geçiştiriyoruz. Deprem olduğunda ise yeniden hatırlıyoruz.

Depreme dayanıklı bir yerleşim planını hayata geçirmek imkansız mı? Tabii ki hayır!

Öncelikle fay hattı olan bir bölgede, ona göre yerleşim planı yapılmalıdır. Ama bizim coğrafyada sadece ‘’anı kurtarmak’’ denilen bir kalıp var ki değişeceğini düşünmediğimiz için hiç değişmiyor. En azından bundan sonrası için, dikkate alınırsa her şey daha başka olabilir.

Depremi coğrafi konum olarak sağlıklı bir şekilde atlatabilmek için:

  • Yerleşim yerleri; fay konumlarına göre ( ki çoğu yerde fayın üzerinde yer alan dayanıksız milyonlarca ev var, hatta fay kırıklarının hepsi haritada da olmayabilir.) depreme dayanıklı şekilde yapılandırılmalı. Rant amacı olmadan, insanlık için…
  • İstanbul’a göç bir süreliğine durdurulmalıdır.
  • Nüfus yoğunluğu; yani bölgenin yüz ölçümü ile nüfus kapasitesi dengeli olacak şekilde düzenlenmeli. Bölgelere göre, nüfus dağılımı yapılarak; fazla-riskli yapılar yıkılmalı ve doğaya uyumlu şekilde inşa edilmeli. Hatta gerekli görülen yerler tahliye edilmelidir.
  • Deprem tahmini adına bilimsel çalışmalar, hız kazanmalı ve araştırmalar geniş çaplı projeler içermelidir. Ayrıca her noktası, kamuoyu ile açık ve net şekilde paylaşılmalıdır. *Buna yönelik: Jeolojik mühendisi Prof. Dr. Üşümezsoy; yapılan deprem analiz raporlarının, kamuoyuna olduğu gibi sunulmadığını ifade etmiştir. Rapor içeriğinde; Marmara fay hattının, Adalar ve Anadolu fay hattı ile bir bütün olmadığını (yani fayların kırık-parça olduğunu) ve bu nedenle 6-7,2 ( ki bu değerler dahi ülkemiz için oldukça yüksek) üzerinde bir deprem gerçekleşmeyeceğini ifade etmiştir. Oysa medyada uzun zamandır yansıtılmaya çalışılan algı; 8’in üzerinde, büyük İstanbul depremi, olacağı yönündedir. Peki bu korku algısını yaymaya sebep neler olabilir? Birkaç bakış açısıyla incelenebilir. İnşaat sektörüne yönelik pazarlama-rant, Haarp projesi, iç ve dış çatışma vb. sayısız olasılık… Her biri birbiri içinde bir ihtimal.

Ülkemize bakıyoruz; bir şeyler biliniyor, ama ‘’panik olunmasın’ cümlesi ile söylenmeyen şeylerin, kendi alamadıkları önlemleri ört bas etmek için olduğunu görüyoruz. Ülkemizdeki kimi bilim adamları, tespit etmeleri gereken ama bu yönde çalışma yapmadıkları, tespitler üzerinden insanları korkuya sürüklüyor. Kimileri paniği önlemeye çalışıyor. Yani şu son dönemlerde de gördük ki, ülkede herkes kendi adına bir şeyler söylüyor, yapıyor ama ortada birlik, beraberlik, güven denen şey yok. Kimileri korkulu tespitler sunuyor, kimileri daha yumuşak geçişler ile ifade ediyor. Tek bir fay hattı üzerinden, teknik açıklamalar bu denli farklılık gösterebilir mi? Güvensiz ve yetersiz sayısız açıklama… Bilgi kirliliği… Sayısız senaryo… Ülkemizde deprem olduğunda ortaya çıkan, sonrasında unutulan… Ama kesin çözüme hiç gidilmiyor.

Yetkili kişilerden birileri de çıkıp, bilgi kirliliğine karşı herhangi bir açıklama yapmıyor. Hem depreme karşı hiçbir hazırlık yapılmıyor. Hem gerçek analizler çarptırılarak pazarlanıyor. Hem de önlem alması gereken yetkililer; tedbirli olun, diye demeç veriyor. Kendiniz için olmasa dahi, herhangi bir vatandaş için düşünün! Derme çatma yapılmış beton yığınlarının içinde nasıl tedbirli olunabilir ? Üst üste yığılan beton yığınları içinde; koltukların, beyaz eşyanın vb. eşyaların yanına saklanan insanlar, kaç gün içinde kurtarılacak? Peki gerçekten kurtarılacak mı? Birkaç kişiyi göstermelik kurtardıktan sonra, yoğun İstanbul nüfusu için yapılacak bir şey yok denilecek ve toplu mezarlar yapılacak. Ki! Daha önce bunlara benzer şeyler yapılmadı değil. Ardından, öncesi ve sonrasına hiç bakılmadan; kader söylemleri yayılacak. Peki kader mi? Asla!.. Evet herkes bir gün ölecek, kendini ölümsüz sanan güçler dahi, bu geçişi yaşayacak. Ama yaşamın içinde, olası felaketlere karşı alınabilen önlemler olduğu halde, pisi pisine ihmalkarlık yüzünden insanların ölmesi kader değildir. Bu yapılan, kendinizi diri diri mezara gömün, yönergesidir.

Bunları düşünmek dahi oldukça korkutucu. Oysa depreme yönelik çalışmalar, imkansız değil. Ama ülkemizin sistemine baktığımızda ütopya gibi kalıyor. İnsanlara da öyle geliyor, çünkü o öğretiler ile yetiştiriliyoruz. Oysa hiç ama hiç zor değil. Zor olan nokta, sistemin amacına, aykırı bir durum olması. Sistem sadece almaya odaklıdır. Çıkarları doğrultusunda para getirisi olan şeylere yönelir. En basit örnek, son günlerde uygulanan, kişinin özel aracında sigara içip içmediği ile ilgili yasa tasarısı. ( ki sigaraya kullanan birisi değilim ) Kişinin özel hayatına bu denli karışabilen sistem, neden hayatını kurtarmakla ilgilenmiyor? Çünkü sistem, insan varlığının ona ne kadar para kazandırdığı ile ilgilenir. Aksi takdirde canının da bir kıymeti yoktur.

Yetkililer tarafından önlemler ve çalışmalar yapılması gerekirken, neden yapılmıyor? Neden, devlet halkının yanında olması gereken en önemli adımda yanında olmuyor? Bunu herkesin, kendine sorması gerekiyor. Sormadan kabullenmek ise kabullenişin karşılığı değil! Aksine, size verilen bilinci hiçe saymaktır. Yaşamı olduğu gibi kabullenmek tabii güzeldir. Ama kabulleniş; olağan hayatınızın içinde, kavramları bilincinizle sorguladıktan sonra ulaştığınız bir yol olmalıdır. Ama var olan, halka dayatılan; bir yaptırımın sonucunda gelişen bir olgu sadece…

 Sistemin Amacı

Halk, sistemin çıkarları için; maddi-manevi her açıdan, maneviyatın hissiyatı dahilinde sömürülür. Sistem için maneviyat, maddiyata giden yolda bir araçtır. Örneğin; dini söylemlerle, günah denilen her şey, çıkarlarına giden yolda onların silahıdır. Peki halk bunun farkında mı? Maalesef, çoğunluk din söylemlerinin yanılgısı, sorgulamadan inanmanın benimseyişi içindeler. Oysa inanışın en güzeli, sorgulanarak ulaşılan boyutudur. Yaşamak için herkesin inandığı kavramlar vardır. Önemli olan bireyin ona sunulan kalıplara, inanmadan önce, söylenenleri mantık ve his dünyasında sorgulamasıdır. Böylece birey başkalarının doğruları ile değil, vicdanı ve bilinci doğrultusunda, kendi doğru kavramına ulaşabilir.

Bilinmesi gereken en çıplak gerçek ise, sistemin amacının, halkı refah içinde yaşatmak olmadığıdır. Aksine sistemleri dahilinde, halkın üzerinden, kendilerini hayal edemeyeceğiniz şekilde lüks içinde yaşatmaktır. Dünya sisteminde; tüm noktalar, zincirli bir noktada buluşur. İşte dünya, bu zincirin en üst noktaları tarafından yönetilir. Onların unuttuğu ayrıntı ise; dünyanın da evrenin küçücük bir noktası olduğu… İnanın! Dünyanın yasası da, evrenin kanunlarında küçücük bir nokta… Bu nedenle dünyanın ötesindeki umudu ve kendi gücünüzü hissetmek oldukça önemli…

*Din-inanış bir kalıp değil, aksine; kişinin ölüm-yaşam yolunda ilerken; varlığını-evreni anladığı-tanıdığı ve düşüncelerini geliştirdiği boyuttaki yansımalarına, hiç bilememenin bilinci dahilinde gönülden bağlanmasıdır. Yani herkes, kendi yaşam yolunu farklı yollardan tamamlasa da, inanış kavramının temeli aynıdır. Çünkü inanç; gidilen yol ve varılan yer, kişinin seçimleri dahilinde kendi yaşam yolculuğudur.

 Deprem ve Doğa Döngüsü

Doğa ile uyum içinde yaşamak için; doğanın sesine, döngüsüne kulak vermek ve onun sunduğu yaşama sığınmak gerekir. Doğanın yaşam döngüsünde, sorunsuz bir yer edinmek için, uyumlu bir yaşam kurmanın yolu şart. Ama görmenin ve hissetmenin inceliğine sahip olmayan insanoğlu, sadece bangır bangır gürültü ile bunu anlıyor. İnsanoğlu doğayı; kendi yaşamı için kullandığı gibi, yine kendi ırkını yok etmek adına kullanıyor.

Bilim insanları, her zaman, depremin tahmin edilemeyeceğine dair demeçler verir. Bu tür söylemler de dünyanın yalan tasarısı içinde bir kıvrım sadece… Deprem önceden tahmin edilemiyor, demeçleri bir tür algı-yanılgı… Tabii kimse, saati saatine tahmin edilebilir demiyor! Ama doğa döngüsünde ilerleyen yaşamın, doğa ile bir bütün ve etkileşim içinde olmadığını söyleyebilir misiniz? Bu kavramlar üzerine birazcık düşünmek dahi, ipuçlarını fark etmenizi sağlar. Bunun için depremin ilerleyen akışı içinde, evrenin döngüsüne bakmak yeterli… Katledilen doğa, insanoğlunu katletmemek için, adım adım ipucu veriyor. Bu tespitlere ulaşmak için; geçmiş depremler ve normal akış içinde ve de olağan durumları karşılaştırarak, incelemek ve hesaplamak, bilim insanları için zor olmasa gerek.

Evren, dünya… doğa, dengeli ve bir bütün halinde iç içe olan bir düzenek.  En basit hali ile düşünün; su dolu bardağa; bir damla, rüzgar esintisi değdiğinde veya basınç ya da sıcaklık uygulandığında, enerji-frekans yansımaları süreli olarak tüm hücrelere yayılır ve zamanla; gözle görülemeyen noktalar, gözle görülen bulgular oluşturur. Buhar, titreşim, patlama, koku, renk yanılsaması, ışık… vb. Her biri enerjinin, titreşimli frekanslarının oluşturduğu bir tür oluşumdur. Jeoloji, meteoroloji, uzay bilimi vb. bir bütünü oluşturur ve oluş süreci tüm bilim alanlarında incelenebilir akışa sahiptir.

Şimdi, deprem gibi doğa döngüsü dahilinde gerçekleşen olayların, bilimsel olarak tespit edilemeyeceğini düşünebilir misiniz?.. İzleri ve esintisiyle, gökyüzünde, dünyanın her noktasında nasıl dans ettiğini bir bilseniz. Tabii şehrin çarpık düzeninde; doğanın döngüsü düşüncesinden o kadar uzak ki herkes…

Sistem ise kader denilen olgu ile insanların dini duygularını istismar etmekle meşgul. Çünkü; inananlar, depremin yaratandan ötürü geldiğini düşünecek ve hiç sorgulamayacak… Yani bilim ters düştüğü sanılan dinle ( algı-yanılgı) her zaman beraber ilerler. Hiçbiri birbirinden uzak değil. Aksine iç içe… Bilim, din, jeoloji, metafizik, mistik… aklınıza gelebilen her türlü kavram ya da inanış… Hepsi bir bütünü oluşturur. Ayrıca dünya sadece, fizik kurallarına değil metafizik kurallarına da tabiidir. Daha sayısız enerji geçişleri ve boyutların var olduğu gibi…

Oysa evet; doğal afetlerin de kendi döngüleri dahilinde olmalarına izin verilmiyor. Doğanın olağan döngüsüne, olağanüstü etkiler yapılıyor. Sadece yaşamın getirileri dahilinde değil! Kimyasal, elektro-manyetik vb. Yani madalyonun görünmeyen yüzü, her türlü karanlığı ile sırlarla dolu… Hiçbir şey göründüğü gibi değil, çıplak gerçeği ise genel olarak sadece düşüncelerimizle ifade edebiliyoruz. Biliyorum çoğunluk, yaşamın getirisi ile sadece yaşama isteğinde… Ya buna izin verilmiyorsa?..

Enerji-Frekans Denge Döngüsü

Dünya ve evren döngüsünde her şey, enerji frekansları ile bir kelebek etkisi halinde ilerler. Her birinin birbiri ile etkileşim halinde ilerlemesi de denge kuramını esas kılar. Yani her nokta bir diğer nokta ile bağlantılı… Her nokta bir enerji… ( insanoğlu dahil)  Nokta enerjileri ise, dalga frekansları ile birbirine bağlı… Enerjinin oluşturduğu etkileşim yansımaları ise her bir noktaya; doğanın döngüsüne, evrenin parçası olan her canlıya; hayvanlara, insanoğluna… farklı bir şekilde işler. Sezgi, öngörü yeteneği ise işte bu ayrıntıda saklı…

Doğanın döngüsüne göre hareket edilmeyen, dengesini bozmaya yönelik her adım, uzun soluklu da olsa, insanoğlunun sonunu hazırlayacaktır, belki! Ama unutmayın; her düşünce, yapılan her şey evrene yansır, evrenden de bizlere… Seslerin uzay boşluğunda yankılandığı gibi… Her ses, düşünce, bilincimiz, hislerimiz; sonsuz frekans çizgisinde birbiri ile etkileşim halindedir ve birbirini yansıtır. Sonsuz etkileşimdeki her dalga frekansı, bizlerin enerjisinden de etkilenir.

Bu nedenle evrene yansıtılan her düşünce ve söze; umudu, sevgiyi ve tüm iyi niyet güzelliklerini yansıtmak gerekir. Bunun için, her bilincin kendi enerjisini fark etmesi, güvenmesi ve bunu kullanması önemlidir. Böylelikle, olumsuzluklar bir oluş çizgisinde kaybolmaya mahkum olur. Ayrıca dip not: Kuantum düşünce, dualar, mistik kavramlar vb. her biri farklı kılıfa sahip olsa da, aynı şeyi- enerjiyi ifade eder.

Gördüğü, görmediği… ötesi… her şeyin özünü öğrenmek isteyenler… İşte bilgi aşkı, felsefe burada başlar. Onlar için; evren bir bilgi labirenti, her kıvrımında bir başka yanıt saklı… Her nokta dalgalar ile birbirine bağlantılı… Yaşam yolu ise bu bağlantıların anlamını çözmek ve bilmek üzerine zorlu bir süreç… Bir o kadar da gizemli ayrıntıları ile mucizevi güzelliğe sahip… Hiçbir şeyi gerçek anlamda bilemeyeceğini bildiğin halde, yol almanın, bir gün mucizeleri var etmesi gibi… İşte, umut, tam da bu ayrıntılarda gizli… Mucize, vazgeçilmeyen umudun düş yansımalarıdır. Tüm olumsuzluklara, olumlu bir etkileşim sağlamak adına hayata; fazlasıyla düş, umut, bir tutamda; vazgeçmeme düşüncesi-enerjisi gerekir. Düşünmek, beyin dalgalarındaki enerjiyi artırır. Bu nedenle düşünmekten ve güzeli çağırmaktan asla vazgeçmemek gerekir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.