Kadın, İnsan ve Savaş

Bir kadın; yaşamın içinde her an başka kimliklerde var oluyor. Küçük bir kız çocuğu, anne, kız kardeş, evlat, arkadaş, dost, eş, sevgili…

Farklı anlamlar yükleniyor, hayatımızın farklı zamanlarında farklı anlarında her kelimeye. Yaşadığımız olaylarda, hissettiklerimizde… Herkese, farklı bakış açısından baktığımızı düşünsek de, aslında her şeye sadece kendi görüş açımızdan bakıyoruz.

Kalıplaşmış, gelenekselleşmiş, kan bağı gibi kalıplar ile güdülenmiş zihinlerimizin öğretileri ile algılıyoruz etrafımızdaki herkesi ve olayları. Aynı çatı altında olduğumuz, kan bağı denen şey ile bağlı olduğumuz bireylere farklı bir pencereden bakıyor. Dışında kalan herkesi ise bambaşka bir pencereden yorumluyoruz.

Bireylerin bize hayatımıza yakınlık durumlarına göre, farklı bakış açılarından bakıyor ona göre davranışlar sergiliyoruz. Hayatımız; bakış açımızın anlam ve değer yargıları gibi kat kat… Her bireyin hayatı ve hayatındaki kişiler bölümlere ayrılmış durumda.

Ama bu bazen onlara daha iyi ya da daha kötü davranış örnekleri sergilediğimiz anlamına gelmiyor. Mesela geleneksel bir aile de yetişen bir kıza, abisinin aile bireylerinin bakışı kısıtlayıcı iken. O bireyin dışarıdaki hayatı içinde başka birine bakışı değişmektedir. Bu bir nevi onu diğerinden daha üstün görme yetisi ya da onun daha değerli olduğu için değil. Öğretiler zinciri doğrultusunda doğru, yanlış kavramlarını algılayışı ile alakalıdır.

Aile bireylerini ahlaksal değerlerimiz boyutunda algılarken, bir erkek gözünden baktığımızda; çatının dışında kalan herhangi bir kadını ön yargıları ile ötekileştiriyor. Burada da yine bireyin benlik zannı devreye giriyor. Bireyin kendisi de etrafında şekillenen aile bireyleri de yine kendi yargıları doğrultusunda değerlendiriyor. Yani birey bu bakış açısını ”Benim kardeşim, benim kadınım, benim annem, benim kızım, benim ablam… Bunu yapamaz, bu olamaz” gibi daha bir sürü örnek etrafında şekillendiriyor.

Aile bireylerine ahlaksal değerler boyutunda bakarken. Dışarıdaki herhangi bir kadını sadece cinsiyet boyutunda sorguluyoruz. Bu kalıplara sığdırdığımız kendimizi, bu noktada aştığımız vakit ancak bunun ayrımına varabiliriz. Önce, kendi varlığımızı ne olduğumuzu kabullenmeliyiz. Ve bir kalıp etrafında bir diğerini sorgulamadan; o bireyi de kendi ölçülerinde, hissettikleri ölçüsünde değerlendirdiğimiz zaman hem onu hem de kendimizin farkındalığını ortaya koymuş oluruz. Yani; bir bireye sadece insan sıfatı ile baktığımızda tüm kalıpları aşmış oluruz. Kimliklerden, cinsiyet, din, milliyet, ırk… hiçbirini sorgulamadan sadece onunda bizim gibi kendi tercihi olmadan bulunduğu konumda yaşam savaşı ve kendi içinde hiçlik savaşı verdiğinin bilincine varmamızdır.

Her birimiz kendi tercih hakkımız olmadan, bulunduğumuz din ve milli varlığımız içinde büyüyen bireyleriz. Bunu tercih etme hakkımız bulunmuyor. Fakat; asıl mesele bizi biz yapan en değerli şeyi, bunu algılama noktamız oluşturuyor. Kendimizi bulma yolunda, bu kavramları ne kadar aşma yolunda isek o denli bulunduğumuz konumdan, ayrımlardan sıyrılmış oluruz.

Artık bir yere ya da bir kalıba sığamaz, sınırlandırıcı şeyleri kabul edemeyiz. Evrensel bir algıya sahibiz oluruz. İşte bu da ne yazık ki dünya kuralları çerçevesinde asla istenmeyen şeydir. Bundan dolayı ki tüm kalıplar bize özümüz gibi nitelendirilmiştir. Bunu aşmış, birey olma yolunda olan birine, bu nedenle ”öteki” gözü ile bakılmaktadır.

Ne yazık ki! Ne kadar kaçmak istesek de bu kavramlardan, kaçamadığımız noktalar mevcut bu dünyanın bilinmeyen yasalarında.
Yaşamın, yasaları kanunları yani bizim içine atıldığımız bu yaşam koşusuna, bir nevi mucizesine… Dünyanın bilinmeyen yasaları diye adlandırıyorum. Çünkü; her ne kadar sorgulasak da veya çeşitli şekillerde açıklamaya çalışsak da. İncecik bir ip var yaşamla, ölüm arasında. O ince çizgi de her birimiz çaresiziz… Ve çaresiz olduğumuz kadar aslında mucizenin kendisine sahibiz… O biziz… Bu tüm bu anlamsız kavramları aşmış bireyin algılayış şeklidir.

İnsanoğlu bu ve bunun gibi milyonlarca şeye odaklanmak yerine; ahlaksal boyutta gördüğü kadının varlığı altında dünyayı çözdüğünü savunmaktadır. Kadın, erkek ayrımının tohumlarını dünyaya ekerek, düşünsel ve evrensel boyutta bir adım öteye gidememektedir. Kadını cinsel obje göstererek tüm algıları farklı boyuta taşımaktadır. Asıl savaş burada yatan nedenlerden oluşmaktadır. Kadın; insanoğlunun kendi içinde, varlığını anlamlandırma yolunda verdiği bir tür savaş halidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.