Evrende Dünya’ya Sıkışmış Bir Yaratık

Bükülmelerin orta yerinde var olan bir dünyanın içinde; her an adım atan insanoğlu, bir tür fizik kurallarına karşı geliyor. Mesela; bir bilyeyi toprağın üzerine bırakıyorsun, boşluklarda hızla dönüyor. Ve renk yansımaları ile bir tür tepki veriyor.

Hızla dönen bir bilye ve içinde ona her an karşı gelen şeyler.  Hızla giderken öylece o sadece anı yaşamaya çalışıyor. Hem de hızla giden bu bilyenin bir gün duracağını bile bile… Her an, bildiği bu evren yansımalarını unutmaya çalışıyor. Doğası gereği bu bilgiyi her nefes alışında hissetse dahi her an yeniden unutuyor. Yoksa yaşam içinden çıkılmaz bir döngü haline dönüşür onun için ki kimileri bunu hiç unutamıyor. Unutamadığı için, her an yeniden… yeniden… ölüyor… karışıyor evrenin boşluklarına…

Bir papatya düşünün yeşillikler arasında bembeyaz sonra gölgenin esiri altında karardığını düşünün ve güneşin bulutların arasından çıkarak, ona sunduğu aydınlığı ile yeniden parlayan papatyanın güzelliğini hayal edin. İşte hayat; evren, insanoğlu ve doğada ki her canlı aynı şeyleri farklı formlarda yaşıyor. Her şey bir döngü içinde ve her şey aynı sıralamada hayat buluyor.

Doğamız gereği var olan şeyleri aslında biraz da işimize gelen bir psikolojiye sığdırarak kabul ediyoruz. Ölümle yaşam arasında; evrenin uzay boşluğuna sıkışmış bir dünyanın içinde, her an çığlık çığlığa haykıran özgürlük duygusuyla hayatın çaresizliği arasında hep bir sıkışmışlık durumu içindeyiz.

Ah! Güçlü insanoğlu nasılda en hassas duygusunun içinde dahi, güçlü bir ruhun yansımalarına sahip. Bu nedenle bir an ağlayabiliyor iken ardından kahkaha atan gülüşler ona eşlik etmekte. Mutluluk; bir nevi savunma mekanizması gibi bedenimizde. O bize dünyada ki çaresizliğimizi unutturan yegâne mucize. Üzgün gözlerimizin derinliğinde saklanmış ölümün yüzü, sadece mutluluk hissiyatı ile ruhumuzu aydınlatmakta. Mantık süzgecinde var olduğunu düşünse de insanoğlu, aslında duygularının etkileri ile hareket etmekte. Hislerimiz bizi etkiliyor, harekete geçiriyor ve adım adım bize yön veriyor. Tabii yine onları tetikleyen de karşımızdaki bireylerin his ve duyguları.

Bir çiftçi sadece o yılın hasadını düşünerek yaşayabiliyorsa; şehirde yaşayan herhangi bir birey de sadece yaptığı işe odaklanarak yaşıyor. Kimi zaman birey olduğunun dahi bilincinde olmadan. Bir robot edası ile başlıyor, güneşin aydınlattığı her güne… Kimse kimseden üstün değil bu nedenle. Hayatı, her birimiz hissettiği kadar bilincinin var ettiği kadar yaşıyor. Nefes aldığımız sürece var olduğumuzu sandığımız bu dünyada öğretiler ve kalıplar çemberinde sıkışmışlık içinde var olmaya devam ediyoruz. Tuhaf olan ise birilerinin bunu fark etmemesi ya da hiç ama hiç sorgulamaması.  Varlığımıza etki eden bize herhangi bir şeyi hissettiren, dürtüler uyandıran olaylar etrafında yaşıyoruz. Olayların sonunun nereye varacağını hiç kimsenin bilmediği, belki bilmek istemediği, ya da ölümü dahi unuttuğumuz hiç bilmediğimiz gibi…

Değil mi ki evrendeki her canlı, bilinçli bilinçsiz her birimiz sıkışmışlık içinde var olan bir yaratık… Bir kafese sıkışmış bir yaratık nasıl özgürce hareket edebilirse, biz de o denli edebildiğimizi sandığımız kadar özgürce hareket ediyoruz. Hayallerimiz büyüyor, fikirlerimizle…  Bedenen kısıtlansa da özgürlüğümüz, düşüncelerimizle uçuyoruz gökyüzüne… Bambaşka boyutlara.

Ve evet öyle bir mucizeye eşlik etmekte ki varlığımız;  bu sıkışmışlık içinde düşüncelerimizle, inandığımız, düşlediğimiz dünyayı var edebiliyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.