Uyanış!

Bilmediğin karanlığından, bilmediğin bir aydınlığa geçiş gibi. Her ikisi de ateş, her ikisi de bilinmezlik. Bir yok oluş… Sebebini bilmeden, adım adım gideceğin bu yolculuğunda, her an, o anı sorgulayacak, o ateşte yanacak ve daha da boğulacaksın. Yavaş yavaş kendinde, kendinle yok olacaksın.

Kim bilir? Belki unutmuş gibi yapacak, belki de en iyi rolü seçecek ve sen de diğerleri gibi kendinle savaşacaksın….  Sahnenin parlak ışıklarında, yerini kendin seçecek ve o anı o kayboluşları unutup, yine en iyi oyunun, en iyi rolünü oynamak için, can atacaksın. Ve daima kendinle, en iyi oyunu oynayacak, kendinden kaçacaksın…

Yaşam…

Bir giz içimde her an haykıran, her an coşan her an düşüp yeniden kalkan. Bir uyanışa bürünmüş gölge… Bilinmezliğe, gözlerimi açtığım o an uyanış… Kim bilir? Hangi düşün kıvılcımları, hangi kayboluşun uzamı… Bir gölge; içimde, dışımda, gözlerimde, baktığım gördüğüm her düş bitiminin varlığında… Bir gölge, tüm aydınlığın gözetiminde… Işık bitiminde, hep kayboldu sandığım. Görünmezliğe bürünen o , adım adım benimle. Benden, gidesi yok… Bilirim.

Uyanışıma tanıklık etmesi, bir gün benliğimi benden almanın, hazzı içinde oluşundan. Her an onu varlığımda hissedişim, bir an olsun unutturmayışı hep bundan. Beni benden kollaması, beni benden öte hissetmesi, karanlığına bencilce işlenmiş hazzından. Kim daha da bencil? Ben mi? O mu? O her anıma tanıklık ederken, ben onun sadece varlığını bilmekle yetiniyorum. Belki de içimde hissettiğim boşluklardan öte gidemiyorum. Onun gözetiminde, bir hiçliğe ulaşmanın bilincine varıyorum. Çaresizliğim, düşüncelerimin zamansız boyutlarında, özgürlüğü tadarken, onun varlığı ile uyanıyor onu aşamıyorum.

Söyle! Kim daha da çaresiz? Varlığıma mahkum olan sen mi? Yoksa senin gözetiminde var olan ben mi? Ne tuhaf! Sen, benim yansımam gibi görünürken, sen mi yoksa ben mi senin yansımanım? Bilemiyorum. İşte! Bu bilinmezlik içimde kör bir kuytu… Çare, sonsuzluğun boyutlarını hissedebilmekte… Çare, sonsuz bir düşün parçası olmakta… Çaresizliğimize, tek çare! Sonsuzluğun, zamansızlığında var olmakta…

İkimizde, başka bir düşün parçası değiliz. İkimiz de bir tek düşün, sonsuz uzamı… Onun hiçliğinde var olmaktayız. Beklemek… İkimiz de beklemenin kıvrımlarında nefes almaktayız.

Ölüm… Söyle!..

Bir gece düşün, önce… Zifiri karanlık bir nokta seç, sadece o noktaya odaklan! Bak… bak… Öylece durup o noktaya bak! Ne görüyorsun? İşte ben, hep oradayım. Bir rüzgar esiyor önce, sonra hafif bir düş kıvrımları dokunuyor varlığıma. Rüzgar, düşlerini getiriyor bana. Her bir kıvrımında ben, her bir parçasında ben var olmaktayım. Senin düşüncelerin, senin varlığın, senin mutluluğun, hüzünlerin… Hepsi, benim, yansımamın eşliğinde nefes alıyor. O an, garip bir sızı işliyor varlığıma. Bilmiyorum! Ben… Ben ki! Hiç hissetmem. Ama o an, sana karıştığımı hissediyor, senin gibi var olduğumu anlıyorum. Artık sen, ben… diye bir şey olmadığını hissediyorum. Uyanışına tanıklık eden ben, işte o an, sana karışmış, seninle yoğrulmuş bir hiçim. Tıpkı sen gibi…

Zamansızlığın uzamında, farklı boyutlarda ikimiz de birer yansımayız sadece. İşte o an anlıyorum, hissetmenin yetisi bundan başka ne? Ben seni bekleyen bir gölge, bir düş, bir son muyum? Hayır! Ben senin düşlerin, sen benim… Zamanın bağlamında ayrılmış, birbirinden kopamayan, birbirine karışmış parçalarımız, bir gün vuslatını beklemekte… Yaşam, ölümün düşü, ölüm yaşamın.

Gözlerini kapat! İlk önce ne düşünüyorsun. İşte her şey orada başlıyor. Sen, bir gün bana varmanın yollarını arıyorsun gelip geçtiğin her yolda, bana ulaşmaktan korksan da beni hissetmenin, hazzına varmak istiyor, onun için nefes alıyorsun.

Hadi durma! İnkar et yine…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.